14 Kasım 2017 Salı

Medeniyetlerin Beşiğini Tıngır Mıngır Sallar İken: Çeviriler ve Edebiyat



Türkçeyi bir insanın kendini ifade edebileceği en şiirsel dillerden biri olarak görmüşümdür hep. Üstelik sadece şiirsel olmakla kalmayıp, zengin bir dildir de. 'Heart' kelimesi yerine kuru bir kalbi kullanmak zorunda değilizdir mesela Türkçede. "Yürek"ten, "gönül"den bahsederiz. Harfler, bu kelimeleri kullandığınızda içinizden adeta şevkle yükselir. Başka bir kelimeyi, örneğin, "hissetmek" anlamına gelen "feel" kelimesini "duyumsamak" olarak kullandığımızda ise dudaklarımızda bir gülümseme meydana gelir sanki. Damağınızda yumuşak bir tat bırakır bu kelime. Biri kulağınıza fısıldıyor ve sanki tüm tüyleriniz daha fazlası için isyan ediyor gibidir. Fakat bu güzelliğe sahip olan yalnızca Türkçe midir? "Heart" kelimesinin r ve t harflerinde de göğsümüzden bir figan kopar gibi olmaz mı ya da "feel" kelimesinin sondaki o l harfi bir kadının vücudu gibi kıvrılarak ilerlemez mi kalbimizin derinliklerine?

Fransızcada , "I miss you." yani "Seni özledim." denmez mesela, "Tu me manques." denir. "You're missing from me." anlamına gelir aslında bu cümle. Yani, "Benden eksiksin." demektir. Seni özledim demekle aynı şey midir şimdi birinin sizden eksik olması? Hangisi kalp atışlarınızda ritim bozukluğuna yol açar? Peki ya, "...teninin taze yaseminine dudaklarımı değdirdikten ve aşk dolu bu kupanın sütünü içtikten sonra, ruhumda insanüstü zevklerin tadını ve umudunu taşıyordum. Yabani bir adamın öç alma saatini beklediği gibi ben de yaşamak ve zevk saatini beklemek istiyordum. Ağaçlara asılmak, asmaların arasında sürünmek, Indre Irmağı'na girip saklanmak istiyordum. Bir kere ısırdığım o nefis elmayı bitirmek için gecenin sessizliğini, yaşamın bezginliğini, güneşin sıcaklığını kendime suç ortağı yapmak istiyordum. O, benden şarkı söyleyen çiçeği ya da yok edici Morgan'ın arkadaşları tarafından toprağa gömülmüş hazineleri istese, sahip olmak için çabaladığım o zenginlikleri ve sessiz çiçeği elde etmek için istediği şeyleri getirip önüne sererdim." diyen Balzac'ı ne yapmalı? Kim bilir o nasıl anlattı bunları kendi anadilinde? Rus klasiklerini anadilinden okumak için Rusça öğrenmeler boşuna mı? 

İşin asıl acı yanı ise çevirilerin bile kendi aralarında birbirinden çok farklı olması. Modern İngilizcesi değil, asıl haliyle Shakespeare'in şu satırlarının Türkçe çevirilerini inceleyelim:

"To be, or not to be: that is the question:
Whether ’tis nobler in the mind to suffer
The slings and arrows of outrageous fortune,
Or to take arms against a sea of troubles,
And by opposing end them? 

Var olmak ya da olmamak, mesele bu. Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
Gözü dönmüş talihin sapanına, oklarına, Düşüncemizin katlanması mı güzel,
İçin için katlanmak mı daha soylu, Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
Yoksa, bir dertler denizine karşı silaha sarılıp | Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Son vermek mi onlara? Dur, yeter! demesi mi?

(Remzi Kitabevi'nin ve İş Bankası Kültür Yayınları'nın Hamlet çevirileri karşılaştırılmıştır.)


"Asıl çabam, akıcılık ve anlaşılabilirlik sağlamaktan çok, Hamlet'i değiştirmeme ve çarpıtmama yönünde oldu. Bu uğurda zaman zaman yadırganabilecek üslup, ifade ve terimler kullanmaktan çekinmedim." diyen, Bülent Bozkurt'un kaygılarımı anlayan çevirmenlerden biri olduğuna canı gönülden inanıyorum. Remzi Kitabevi'nin çevirisini istediğim şekle daha yakın buluyorum o yüzden. Yine de İngilizceye kendisi bile kelime kazandırmış Shakespeare’e bir çeviri ne kadar yaklaşabilir, bilmiyorum. Başta anlattığım gibi her dilin kendine özel kelimeleri, kalıpları olduğu gerçeğini de göz önünde bulundurursak, imkânsız gibi.

Bazen, çeviriyi yapan kişinin bir yazar olması durumu çözer gibi geliyor. Bir yazardan diğerine, diye düşünüp çeviren kişinin o yazarı gerçekten anlayabilecek tek kişi olduğuna inanıyorum. Ancak bu sefer de çeviren yazar asıl metnin bütünlüğünü tamamen bozuyor. O da yazar çünkü, ister istemez çevirdiği metin kendi eserine dönüşüyor. Can Yücel'in "To be, or not be, that is the question;" cümlesini, "Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin?" şeklinde çevirirken yaptığı gibi. Eserlerin asıl hâli de belki en çok böyle bozuluyor. Benim için de kesinlikle kabul edilemez bir şey bu.

Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan batılılaşma çabalarının edebiyatımıza yaptığı katkıları düşünürsek, dünyanın bin bir tarafından gelen bu eserleri çevirmemek bir seçenek olamaz, diye düşünebiliriz. Hasan Ali Yücel gibi çeviri dünyasına katkısı olan birçok Türk aydını da buna yakın bir gerçeği görmüştür zaten. İlerlemenin yolu ancak başka medeniyetleri tanımaktan, özellikle de bizden ileride olan medeniyetleri tanımaktan geçer. Dünyanın bin bir tarafındaki medeniyetlerdir bunlar. 

Çevirilerle ilgili sorun da burada başlıyor işte. Çünkü bir eseri çevirince o artık kendi medeniyetinden çok sizin medeniyetiniz haline gelmiş oluyor. Damağınızda hissetmeniz gereken o egzotik tat bir anda tanıdık bir şeye dönüşüyor, sizden olup çıkıyor. Bu da onun renklerini alıp siyah beyaz hâle getirmek demek. Belki kör biri dünyayı siyah beyaz görmeyi kabul edebilir. Daha önce hiç görmemiştir zaten renkleri. Siyah ve beyaz bile ona bir lütuf gibi gelir. Fakat renkleri hissetmiş, onların güzelliklerine hayran kalmış biri için yaşam siyah beyaz hâliyle gerçeklikten çok uzak, çok sıkıcı olmaz mı? 

Dünyada bu görüşlere sahip pek fazla kişinin olmadığının farkındayım. Yazılanların gerçek tadını almak için o dilin kendine ait kelime oyunlarını bile öğrenmek isteyen çok az kişi bulunur herhalde. Yine de gökdelenler gibi güzel ve yalnız olmak zorunda değiliz. Eğer yabancı dile sahip biriyseniz ve o dilin kelimelerinin damağınızda bıraktığı farklı tatları, zihninizde estirdiği farklı şiddetteki rüzgarları hissedebiliyorsanız, başka birinin daha bunları tecrübe etmesi için ona el uzatabilirsiniz. Evet, İngilizce, Fransızca ve Rusça öğrenmek yeterli olmayacaktır çünkü dünyada bu diller dışında yazılmış daha bir sürü güzel eser var. Fakat bir yerden başlayabiliriz. Aksi hâlde bir gökdelen kadar yalnız ama güzel olmayı tercih edeceğim. Çünkü bir yerde de geçtiği gibi, "Ölüm, yaşam destek ünitesinden daha fazla ses getirir."

*Orijinal Shakespeare metni kaynağı: https://www.nosweatshakespeare.com/hamlet-play/text-act-3-scene-1/


21 Ağustos 2016 Pazar

AYDAKİ İLK ADIMLAR | KISA HİKÂYE



(İlk kısa hikâyem olan Aydaki İlk Adımlar bana aittir ve iznim olmadan hiçbir yerde kullanılamaz.)


Ruhunun kırıklarını ölü bakışlarının altına süpüren kadına.


Korku, güçlü bir duyguydu. Özellikle de oturduğunuz soğuk bank bir hastanenin bahçesindeyse ve eski bir arkadaşınızın ölüme karşı verdiği savaş belirsizliğini koruyorsa.

Rüzgâr yüzüme, tenime dokundu; geride titreyen küçük bir kız çocuğu bıraktı. Kalemi tutan ellerim soğuktan kızarmıştı ama dizlerime koyduğum resmin üstünde çalışmaya, resimdeki adamın alnına düşmüş saçlarına gölgeler vermeye devam ettim. Gökyüzü, soluk bir mavi rengindeydi. Uzaktan gelen konuşmalar fısıltılar hâlinde zihnime doluyor, oradan mideme düşüp içimdeki boşluğu besliyordu. Büyük bahçede bir tek çocuk, bir tek gülüş sesi yoktu. Uğuldayan ağaçlar, kararmaya başlayan bulutlar ve etrafımdaki her şey sanki şimdiden onun için yas tutmaya başlamış gibiydi.

21 Temmuz 2016 Perşembe

YAZAR OLMAYA KARAR VERMEK HAYATIMIZDA NELERİ DEĞİŞTİRİR?




Yazar olmak ya da en azından bir tanesi olmaya karar vermek, hayatınızda gerçekleştirebileceğiniz en köklü değişikliklerden biridir. İlk başlarda, bir liseye kaydolan gencin heyecanını ve korkusunu yaşarsınız. "Bu insanların arasında yapabilir miyim?" sorusu yazarlıkta, "Bu kadar yazarın arasında yapabilir miyim?" sorusuna dönüşür ve buradaki asıl sıkıntı bir yazar olarak 'hatırlanabilir' biri olarak kalmak istemenizdir.